ÖNCESİNDE VE SONRASINDA ZAMANIN KÜSTÜM ÇİÇEKLERİ - A.ŞAFAK

 
 
 Yazarın Yazıları
ÖNCESİNDE VE SONRASINDA ZAMANIN KÜSTÜM ÇİÇEKLERİ
 Son Eklenenler
SU YOLCULARI
SON TREN YOLCULUĞU
BOŞ VAKİT NEDİR?
Tüm Yazılar »
Arkadaşına Gönder

ÖNCESİNDE VE SONRASINDA ZAMANIN KÜSTÜM ÇİÇEKLERİ

 

Evlerimiz vardı öncesinde, kapısını sakınmadan çalacağımız. Şöyle bir ses kapı tokmağında: Tok! Tok! Sonra bir insan sesi: “Kim o?” O zamanlarda  fark etmezdi kapıdakinin kim olduğu, herkes olabilirdi. Komşusu, sütçü, sebzeci, sen, ben… Bir bardak su isteyebilir, hatta tuvaletinize bile girmek isteyebilirdi biri.

 Zaman geçti, bir kapının önünde yabancı bir el düğmeye basar. Zilin sesi iç mekanda yankılanır. Zil sesi içerde kırılgan vazolara, kristal bardaklara, minik cam biblolara, ıvır zıvırlara, tozlu mobilyalara, yaralı sandalyelere çarpar. Zil sesinin evdeki diğer gürültülerden ayırt edilmesi için sayın yabancı, elinizi  zilden çekip beklemelisiniz biraz. Henüz evin insanlarına ulaşamadınız. Başınızı kapıya dayamayın lütfen. Ayak sesleri duyuyorsunuz. Gardınızı alınız, yakanızı düzeltiniz. Gözünüzdeki çapağı mı siliyorsunuz. Ayıp oluyor, kapıdaki küçücük delikten , içerdeki hanım sizi gözlüyor. Geçmiş zamanlarda kullanılan “Kim o?” sorusunun şimdiki zamanın anlamlandırmalarıyla donatılmış biçimini idrak edip bir karşılık vermek zorundasınız. Dikkat ediniz, kim olduğunuz sorulmuyor, kapıyı hangi amaçla çaldığınız soruluyor. Kapıyı açtırabilmek için kendinizi toparlayıp ikna edici güven verici bir ses tonuyla cevap vermeniz  gerekiyor. “Şey ben,  Ahmet bey’i arıyordum; apartman yöneticisini arıyordum; mahalle bekçisini arıyordum.” Ne derseniz deyin işte. Neyse ki birazdan kapının anahtarının çevrildiğini duyarak, kapının açılacağını düşünüyorsunuz.  Anahtar sesinden sonra kapının zincirinin takıldığını duyuyorsunuz. Suçlu muamelesi yapıldığını düşünüp kendinizi şu filmlerdeki haydutlara benzetiyor, eziliyorsunuz.

 

Farz edelim aradığınız kişiyi buldunuz. Aradığınız benim mesela. Hikayeye nerden başlayalım.  Mesela hayatın içindeki hayattan, tükenmiş yanlarımızdan, ne dersiniz? Buyurun şu yıllardır misafire hasret koltuğa kurulun. Ayaklarınızı toplayabilirsiniz,isterseniz çoraplarınızı da çıkarabilirsiniz. İyisi mi ben size bir kahve yapayım. Bir eski İstanbul esintisi girsin camlardan. Efendim, ben sonbahar yaşındayım. Hayatın yarısını bile tükettiğini fark etmeden tüketildiğini gören bir insanım. Zaman; her şey çok çabuk eskidi, otuzunda orta yaşlı olmadan, yaşlı oluverdim. Öğle sonu uykusuna yatıp da akşam ezanında kalkmışım gibi dolaşıyorum dünyada. Duruşunuz beyefendi, bana çok benziyor. Siz de aynı zaman atlamasını mı yaşadınız yoksa?

 

Beni falcıya mı benzettiniz?  Hayır beyefendi, benim falcıya benzer  bir halim mi var?  Gelecek hakkında bir şey söyleyemem ki. Oysa konuşacağımız  ortak bir geçmiş var. O büyük anne, büyük babalarla oturulan zamanlar. Mahalle arkadaşlıkları. Pahalı, yapay oyuncaklar yoktu o zamanlar. Taşla, sopalarla oyanan oyunlar. Hani o çiçeklerimiz, ilahileriyle büyüdüğümüz annneler? Hüsn-ü yusuflarıımız, gecesefalarımız,aşk merdivenlerimiz,reyhanlarımız, hele küstüm çiçeklerimiz…Annem asla küstüm çiçeğine dokundurtmazdı bizi, çiçekcik hemen yapraklarını kapatır, solardı. O solunca biz üzülürdük. Saatler sonra başını kaldırırdı. Ama anneme küsmezdi, annem  ona ilahiler söylerdi. Sonra tesbih böcekleri  vardı parmağımızı böceğin sırtına  dokundurunca  hemen top olurlardı. Bana öyle gelirdi ki, parmak uçlarımdan üzerlerine bulaşansevgiyi anlık kapanışlarla içlerine sindirir, toprağa iletir, yeniden açılırlardı. Dokununca çarpmaz, patlamaz, kırılmazlardı.Dokununca dokunmuş olurduk. Çiçekler nasıl kokacaklarını bilmiyor artık. Tesbih böcekleri artık, okuma kitaplarına bile girmiyor. Çocuklar hayatları boyunca göremeyecekleri tek hücreli canlıları görüyorlar kitaplarda. Dokunmak yok, sevmek yok, koklamak yok; her şey sanal alemde olup bitiyor. 

 

Niçin susuyorsunuz beyefendi? Söyleyin biz aynı zamanın çocukları değil miyiz? Hayatlarımızı postmodern yapıda malzeme olması için vermedik mi?  Annem bana artık ördüğü hırkaları, kazakları giydirmiyor. Onun artık televizyon dizileri var. Anneme :”Eski annem ol, ben de senin biriciğin olayım, bana ilahi söyle eskisi gibi “demek istiyorum .Onun dudaklarında filmlerden alınmış iğreti bir cümle : “Bu benim seçimim.” sözü... Hayatı algılayışı nasıl da çabuk değişiverdi. Daha dün sabah, ellerini açarak dua ederken bugün gözü ekranda,aklı gelecek programda. Annem ilahilerini, küstüm çiçeklerini, komşularıyla çat kapı ziyaretlerini, tuz ekmek hakkını unuttu. Şimdi kapımız dış dünyaya kapalı,ekranlara açık.

 

Herkes ruhunu satışa çıkarmış.  Her gün ekranlarda boy boy bir ruhun satışa çıkarıldığını, artık ölene kadar tamiri imkansız yıkımlar yapıldığını görüyorum. Ben, onların arasından sürünerek  uzaklaşıyor, uzaklaşıyorum. Anılarımın üzerine kapanmış bir tesbih böceği gibiyim. Birileri  bana dokunsun istiyorum,  kimse dokunmak istemiyor. Artık kapılarımı kapayacağım. Bachman  “Yaşam korkunç bir incinmedir.” diyor.  Bu sözü içimde yıllarca taşıyacağım. Bütün kuvvetimle bedenime yayacağım bu sözü. Ve bu incinmeyle öleceğim.

 

Evet beyefendi görüyorum ki siz de annem gibi:”Bu  senin tercihin.”diyorsunuz. Bunu düşündüğünüzü gözlerinizden anladım. Kahvenizi bitirdiğinizi görüyorum. Artık gidebilir kendinizi postmodern dünyaya savrulabilirisiniz. Ben burada çağın yangınlarının ortasında, kendime kurduğum serada yaşayacağım ve öleceğim.

 



Bu yazı 81 kez incelenmiştir.