|
BİR YOKMUŞ, BİR VARMIŞ Dünyanın dört bir yanından barut dumanlarının yükseldiği, gökyüzünün dökülen kanların buharından kırmızılaştığı, doğru ve yanlışın birbirine karıştığı, zalimlerin mazlumlara galebe çaldığı, sisli ve isli havadan insanların gözlerinin doğruları göremez hale geldiği, mutluluk ve huzur diye bir şeyin eski zaman hikâyelerinden kalma artık varlığı imkânsız bir hikâye sanıldığı, ulvi duygu ve düşüncenin yerini maddi ve cismani zevklerin aldığı bir zamanda, dünyanın bir diyarının bir beldesinde küçük bir çocuk dünyaya gelir.Günler birbirini kovalayadursun, insanlık felaketler üstüne felaket, hezeyan üstüne hezeyan yaşayadursun, bu küçük çocuk çöplükte yetişen bir gül misali insanların gözlerini kamaştırmaya başlamış, artık saygı duyulan, her hali, her davranışı, her sözü çevresindekilerde derin mi derin tesirler bırakan biri haline gelmiş. Sıkıntı, dert ve ıstırap dolu senelerin ardından insanlar acaba bizi bu zalimlerin elinden kurtaracak, asırlardır yolunu beklediğimiz, dualarımızda onun için yalvarıp durduğumuz, geceleri rüyamızda hayallerini kurduğumuz yiğit o mu? Diye düşünenlerin sayısı gün geçtikçe artmış da artmıştır. İçinde bulundukları yokluk, yoksulluk, zulüm ve işkencelere aldırmadan; bir ekmeği olan ekmeğinin neredeyse tamamını, yumurtası olan yumurtasının hepsini, sütü olan sütünü, suyu olan suyunu içmemiş, çoluk çocuğuna içirmemiş ve tek kurtuluş yolu olarak gördükleri bu delikanlıya vermişler.Yapılan tüm bu fedakârlıkların ne anlam geldiğini çok iyi bilen delikanlı gece gündüz demeden uyumamış, çalışmış, tüm imkânsızlıklara rağmen hem iyi bir savaşçı, hem ilim sahibi bir bilge, hem de düşmanların oyunlarını bozacak iyi bir siyaset ehli haline gelmiş. Gencin bu gelişimini yakından görenlerin ona olan hayranlıkları daha da artmış, bir gün onları bu zulümden kurtaracağı sözleri dilden dile dolaşmış, dünyanın dört bir tarafındaki mazlumlar bu gence şarkılar yazmış, hakkında hikâyeler anlatılır olmuş. Tüm bu olup bitenler, maalesef zalimlerin de bu gençten haberdar olmasına neden olmuş. İnsanlar onun varlığını bir sır gibi saklamış, zalimler binlerce insanı bu yolda öldürmüş ama ne yapıp ettilerse de bir türlü bu gencin kim olduğunu öğrenememişler. Genç artık vaktin geldiğini düşünerek yollara revan olmuş. Yazın en sıcak vaktinde çöllerde yol almış, uçsuz bucaksız vadileri, dağları aşmış. En azgın nehirlerde kulaç atmış, en sarp kayaların yamaçlarından, tüm yırtıcı hayvanların zararından sıyrılıp tüm insanlığı kurtarmanın hayali ve azmiyle hiç durmamış, yorulmamış, acıkmamış… Uğradığı her beldede insanlığın gerçek kurtuluşu için gerekli hakikat kırıntılarını geride kalan üç beş bilgeden dinlemiş, dinledikçe için için inlemiş bu kırıntıları irfan havuzunda biriktirmiş; biri Sevmekten bahsetmiş, ötekisi Sabırdan. Bir diğeri Hoşgörü demiş, son uğradığı bilge de Azim, Sebat demiş. İnsanlığın tüm bu hakikatlerden ne kadar uzak olduğunu düşünen genç, yola devam etmiş, karşısına çıkan dev orduları elde ettiği bu hakikatlerin gücü ve tılsımıyla hercü merc etmiş. Dile kolay, yola düşeli tam on sene olmuş. Her karşılaştığı engel, yaşadığı acı, ıstırap, çektiği cefa onu daha da azimli kılmış. İnsanlık bin bir acıyla, zulümle çalkalanadursun, yaşı ilerleyen genç, insanlığın kurtuluşuna bir adım daha yaklaşmış. Bütün dinlediklerinden, öğrendiği bilgilerden, yaşadığı tecrübelerden yola çıkarak “İnsanlığın Kurtuluş Sırrının” ısısız bir adaya hapsedildiği hakikatine ulaşmış. Bıkmadan usanmadan bu uzun deniz yolculuğunda hedefine ulaşmak için bir tekne yapmış ve asılmış küreklere. Yine bir bilgeden, bu yolda çokları telef olmuş ve hiçbiri o adaya, bırakın ulaşmayı, yaklaşamadan can verdiğini dinlemiş. Ama bu genç ötekilerden farklı imiş; tek amacı başkalarının mutluluğu ve saadeti imiş, kendine ait hiçbir çıkar ve hesabı yokmuş, dahası adaya ulaşıp “İnsanlığın Kurtuluşunu” sağlaması için tüm silah ve teçhizata da sahipmiş. Sözün kısası;Uzun ve yorucu yolculuğun sonunda tüm engelleri aşan genç “İnsanlığın Kurtuluş Sırrının” hapsolduğu bu adaya ulaşmış. Senelerdir düşlediği sona yaklaşması onu daha da heyecanlandırmış. Karşısına sarp kayaların üzerinde, etrafı uçurumlarla çevrili, köprülerin altından lavların aktığı bir kule çıkmış. Kılıcını kınından çıkaran genç kaleye doğru koşmaya başlamış. Karşısına çıkan ejderhaları öldüren genç, kulenin kapısından içeri girip en zirve noktasına ulaşmış. “İnsanlığın Kurtuluş Sırrı” ile arasında artık bir kapı kalmış, nasıl bir sonla karşılaşacağını merak eden genç, kapıyı açmış ve karşısına… Gözleri kamaştıran bir fanusun içinde bir metin ilişmiş. O heyecanla, kılıcını savuran genç, fanusu parçalara ayırmış. Fanusun kırılmasıyla çevreye gözleri kör edecek bir ışık yayılmış, tüm dünya artık zulmetten kurtulmuş, karanlıklar yerini aydınlığa bırakmış. Birden dünya üzerindeki kötülük ve zulüm adına ne varsa yeryüzünden silinip gitmiş. Fanusun içinden yere düşen notu alan genç, bu notu okumaya başlamış: “İnsanlığın Kurtuluş Sırrı” Her kim kendi heva ve hevesini doğrularla değiştirirse, elindeki elması verip yerine adi cam parçaları almış sayılır. Her kim de inandığı doğruları hayata geçirmek için mücadele eder, yanlışlara direnirse işte o kişi doğruluk ve kurtuluş sırrına ermiştir. Genç aynı hızla gerisin geri geldiği topraklara döner ve her beldede, köyde, bucakta bu hakikatleri insanlarla paylaşır. Zamanla dünya değişmeye başlar; artık hiçbir insan diğerini öldürmez olur, kurtlar koyunlarla aynı meralarda dolaşır, her yerde bahar havası ve çiçekleri hakim olur. Bundan sonra hiç kimse bir diğerine fiske dahi atmamış, dünyada savaş, kavga adına ne varsa geçmiş zaman efsanelerinde kalmış, herkes adilane, mutlu, huzur dolu bir ömür sürüp gitmiş…
Bu yazı 86 kez incelenmiştir.
|
|
|